Pazar, Ekim 3

belki de son defa; allianoi.

hani çok önemli dersinden kaldığında beliren telaş, yok yok değil.
hani söylediğin ufak yalan ortaya çıktığındaki kalp çarpıntısı,
yok bu da değil.
hani çok sevdiğin sevgilin terkettiğinde geçirdiğin ilk yalnız gecenin karın ağrısı.
hayır hayır böyle de değil.
hıh, buldum; hani biri ölürya...
sevdiğin biri ölür ve toprağa gömülmesinin vakti gelmiştir. lakin sen onun yeryüzünden ayrılmasına henüz hazır değilsindir.kalbin sıkışır.
işte öyle hissettim allianoi'yi belki de son kez gördüğümde.
kapısında paslanmış tenekeye yazılmış "girilmez" tabelasıyla, hüzünlü, yalnız...
sanırım bazı seylere 'hayır' dediğimiz için, bize su perisinin ardından el sallamak düşüyor...

merak ederseniz, ki edin; http://www.allianoi.org/

Cuma, Eylül 17

"-bu tarafta düz yer var, gel!"

ruhumuz bazı evrelerden geçerken mantıklı düşünemiyoruz gibime geliyor. örneğin bugün yalnızca bugün, denize gidemeyişim, topuklu ayakkabımın ayağıma dar gelişi ve sevgilimi onun beni arayışından daha fazla arıyor oluşumun sebepleri konusunda dertlenebilme başarısını gösterdim.
oysa buakşam kimileri (onlara bi isim takmak, onları herhangi bi şekilde ayırmak istemiyorum aslında:( ) "düz yer" bulamadıkları için dertleniyordu. sandalyesinin tekerleği, olmayan eli için.. veya dertlendiğini işaret diliyle anlatıyordu. bizim takılmadıklarımıza takılıp düşüyorlardı! sakin sahil kasabasının meydanında düzenlenen eğlencede iyi vakit geçiriyor, gülüyorlardı ama akıllarının bi kenarında hep bu soru mu vardı; "ya dönerken düz yer bulamazsam?"
gecenin sonunda birçoğu düz yer bulup ta rahatça inemedi kaldırımdan.
ve ben düz kafamla düşündüm, kimbilir dün neler için asıyordum yüzümü ve yarın nelere takacağım yine kafamdaki küçük dünyayı.

Salı, Ağustos 24

leke*




Doğum günleri, ölüm günlerine rastladı bazı zamanlar. o zamanlar gelip çattı kaşlarını ama ben ona güldüm. ardından her doğum günümde daha çok düşünür oldum. lunaparktaki dönen salıncaklı oyuncağın bir salıncağı koparsa, tam da dönerken koparsa, oyuncak çalışmaya devam etmez mi?-eder. peki ya kopup savrulan salıncak? kimse onu hatırlamayacaktı. bu yüzden bir mürekkep lekesi, sayfa ardına bulaşmış lacivert biçimsiz nokta, daha değerli olabilir yazdığın yazıdan. sayfayı koparıp atsan da o kalır, hatırlatır. eğer salıncağım koparda savrulursam dedimki lütfen bir festival alanına düşeyim, bir düğün, bir eğlence, bir şenliğin orta yerine. o kalabalık evlerine döndüğünde, bahçeyi sularken gözü daldığında, duşunu alıp uyuduğunda ya da kırmızı ojelerini çıkarmaya uğraşırken ben bir mürekkep lekesi gibi kalayım akıllarında. koyu lacivert bir leke.
evet, ben tüm bunları salıncaklı oyuncakta dönerken düşündüm.
salıncak kopmadı. lunaparkçı da azıcık döndürdü zaten.
babannem öleli 5 yıl oldu. ben 22 yaşıma bastım.
21 yıldır leke olmaya çalışıyorum.


*esrann yazısından küçük bir esinlenme yaşamadım değil:)

Cuma, Ağustos 20

sonra da bu fotoğrafı gördüm.






geçen gece o karanlıkta ayaklarımı denize soktum ben. serin kumlardan ılık sulara yürüdüm. ılıktı su ve koyu lacivert... karşıda çok uzakta minicik yuvarlak sarı ışıklar.. inanır mısın o anda oracıkta hem de kıyafetlerimle delicesine atlamak istedim suya.
atlamadım tabi çok akıllı bi insanım ya..kalktım eve geldim.sonra da bu fotoğrafı gördüm..

bazen çantanı bile almadan gitmek gide-bilmek lazım..

Çarşamba, Ağustos 18

film karakterleri özgürdür.




özgürlük nedir? 43 derecede, vantilatör pervanesinin yüzüme yakın oluşu mu? çok yorucu bir günün ardından eve varır varmaz, sımsıkı sutyeninden kurtulmak mı? yoksa şu kendi ayaklarının üzerindeki güçlü birey olayı mı? tek başınalık mı özgürlük, çoğunlukta haklı olmak mı?

aile çay bahçesinde okey oynayıp ta bundan keyif alanınız kaç tanedir bilmem ama ben alırım. (tabiki malum sahil kasabasındaki çay bahçelerinden biri olacak.) hatta çekinmem okey partnerlerim olan aile bireylerime izlediğim filmleri anlatırım, hayran olduğum karakterleri.. aile büyüğü, büyük ya hani , "ne tuhaf tipler" diye düşünür bahsettiğim karakterler hakkında.bu tuhaf tipler bakışı beni düşüncelere daldırır. derim ki kendime, oysa özgürdür onlar. film karakterleri özgürdür, Alaska'ya gidebilirler ya da dans kralicesi olabilirler, klozet kapağından uyuşturucu kullanabilirler bu yüzden aşık oluruz onlara. bitiş müziğini duyar duymaz ışıkları açan sinemalara sinir oluruz bu yüzden. orada filmin son yazısı yazana dek o dandik sinema koltuğunda oturmak bizim özgürlüğümüzdür. filmdeki adam Alaska'ya gidiyorsa, en azından gitmeyi hayal etmek bizim özgürlüğümüzdür..

sallanan yelpazeler, kıkırdayarak koşan çocuklar, çeşitli ergen düşünceleri ve 43 derecenin bunaltıcılığı arasında hayal kurabilmek özgürlüktür.hatta bunu yaparken okey atmak bile.

ne olursa olsun ben severim aile çay bahçelerini.. deniz kenarında olacak ama..bu da benim özgürlüğüm değil mi?
ben sahiden de figüranım galiba, özgür hissediyorum az biraz.

Perşembe, Haziran 24

figüran.

filmde O'na benzettiğim adam, figüranmış meğerse. ilk kavgada ölüyor. o zaman filmin sonunu da hiç merak etmiyorum. Ona benzeticek birini daha ararken öylece bitiriyorum. belki de ben de bir figüranım. ve bu yüzden kimse sonumu merak etmiyor. oysa benim sonum, benim son umudum. az biraz rüzgarlı, dolunaylı bir yaz gecesinde kara kara senaryomu düşünürken kimi kanalı çoktaan değiştirmişti, kimi uykuya dalmıştı, kimi bilete verdiği onca parasına üzülerek sinemadan çıkıyordu. eve geç kaldığımda babama uydurduğum o harikulade yalanlardan hiç biri gelmiyordu aklıma şimdi, senaryomu sürdürmek için. bir figüranın filmi ne kadar sürer ki zaten? partide dans eden mor elbiseli kız, pastanede arka masada kek yiyen şapkalı kadın, çantası çalınınca çığlık atan teyze? yani ne kadar sürebilirdi ki? peki ya en can alıcı bir kısmın ya da son sahnenin figüranıysam? belki de woody allen gibi benim de ihtiyacım olan yalnızca bir "son"dur? ve yahut başka figüranlara ihtiyacım vardır biraz. ardından başrol oyuncusu ben olabilirim. ve böylece sonumu merak edenler çıkar... kanalı çoktan değiştirmedilerse..

Cumartesi, Haziran 19

sihirbazlar bizi kandırıyor.




zamanında bu kasabadan kaçmayı çok isterdim.

şimdiyse yaz kokusunu özlemişim diye diye sürüyorum ayaklarımı kumsalına..dalgalar göz yanılması gibi geliyor, burda oluşum bi aldatmaca gibi 10 gün sonra dönmek zorunda oluşum düşünüldüğünde.ve 'istanbul' ağlayan çocuğun eline tutuşturulan bir şeker gibi bende, kandırmaca gibi..

belki küçük kardeşim henüz farketmemiştir ama annem babam da biliyor bunun bir kandırmaca olduğunu. komşular biliyor, (alt kattaki teyze söylemiştir hepsine herhalde)tüm mahalle biliyor. aslında tüm kasaba biliyor. tıpkı şapkadan tavşan çıkarmanın göz yanılması değil kandırmaca olduğunu bildikleri gibi. lakin kimse mutsuz değil sihirbazın bizi kandırıyor olmasından... kandırılmak yalan olduğu kadar eğlenceli çünkü.

oysa ben artık kandırılmayı eğlenceli bulmamaya başladım sanırım. ben artık okulla, stajla, yeni evlerle kandırılmak değil kıçımı sahile koyup bira içmek istiyorum tüm yaz. ve eminim bu göz yanılması değil değil gerçek.

zamanında bu kasabadan kaçmayı çok isterdim. ama o bir düş yanılmasıydı.

Çarşamba, Haziran 2

ikinci gala*



okul hayatımın %90ında gördüğüm türkçe derslerinden öğrendiğim kadarıyla "ikinci gala"da anlatım bozukluğu var, biliyorum ama bunu yapmak istiyorum. yeniden başlamak için ikinci bir gala diyorum buna..
zira ,
konvers giyen bir dede görmek,
rutubet kokuma rağmen bana sarılabilen, sarılmak isteyebilen insanları farketmek,
mecidiyeköy pazarında yavru civciv ve ördek sevmek,
i wish to weep şarkısını 578908 defa dinlemek,
dünya tatlısı bi dostumun benden "devam et" diye başlayan sitemkar ama etkili ricası
bana yeniden yaz diyor.

başlayalım mı?
: )

Cumartesi, Şubat 27

Gam zeh ya'avor...*

çok sustuğum bir zamanda bana verilen bir hediyeydi.. konuş diyordu sanki.. böylesine minik ama değerli şeyler değil mi bizi hayata bağlayan? insanın, her bir kaybedişinde, elinden tutup kaldıracak, canımın içisin diyecek kimse kalmamış ta olabilir.. o an kalkıp koşabilelim diye bir esinti kulağımıza getiriyor işte bir şekilde bunu. bir tesadüf mü, şans mı, kader mi bilemiyorum... ama bir gücü var biliyorum..

*bu da geçer ya hu...

Pazar, Şubat 14

love me.




aynaya hiç bakmamış olsaydın, çirkin olduğun için üzülür müydün?

"apti" kedim benim. onu tekmelemek için uzanan bi ayağı bile onu sevecek zannederek kaçmayacak kadar aptidir.

*yeni yıl kumrusu

cok sevdıgı bır adam tarafından terkedılmıs gıbı taslasmıs bu sehırde ezgının gunlugunun o yumusacık sesı bos sokaklarda oksayacak bır ruh ararken,benım gun gectıkce grı saclı bır kadın gıbı yalnızlasan ruhum serce parmagıma oturmus kendı etrafını gorunmez ama gayet dokunulabılen bır telle cevırıyordu.ıcının kuytularına uc-bes ıyı ınsan saklamıs olan bense camın kenarına konan kumrulara ısımler takıyorum o sıra.aklım dunyanın 24saatlık sacmalıklarına sıgamayacak kadar cok dolu ve kalbım ıcıne su aralar etrafımızdan bolca akıp gıden,hergun yenılenen gereksız ınsanları alamayacak kadar kıbırlı ve rengı ask,kokusu keder sevdalarla mutlu.
ne yazıkkı baskaları gıbı olamayıslarım benı tuhaflıga yaklastırırken,buna dayanamayan ıcımdekı kucuk kız gozbebegımdekı cocuk parkında oturmus hala bırseyler karalıyor bıryerlere.
derken 365 tane daha sacmalık yasayabılelım dıye bır sans daha cıkıverıyor karsımıza,ben kendı kendıme konusurken.olsun dıyorum,bırgun elbet sılkınıp uzerımdekı olu topragından gerceklıgımı anlatıcam dıyorum.
kıme mı?yalnızca kendıme.kendıme,serce parmagımda oyalanan ruhuma ve cam kenarındakı kumrulara.hangılerı dıye sorma cunku bılmezsın buyuk ıhtımalle,hepsının ısmını kendım koydum zıra.


bir yıl için, bir dost içindi.
bir başlangıç olsun mu?

gala.

içinizde havai fişekler patlarken dışınız gülmüyorsa "bu sondu" demenin vaktidir belki?
bişeyler yapmalıyız artık.
kıpırdayın!
hatta önce kıkırdayın biraz!
;)