Cumartesi, Kasım 26

anlar ve anılar.
















Hayatından çok fazla an geçtikten sonra bir gün gelir, belki yirmi yaşındaki kahkahanı yeniden duymak istersin, belki çocuğuna onun yaşındaki halinin tıpkısı olduğunu söylemek istersin, belki torunun kedilerden korktuğunda, ona ömrünün her anında kedileri nasıl kucakladığını göstermek istersin, belki görmeye ihtiyacın olur babanın elini yeniden tuttuğunu.. Ya da belki de yalnızca hatırlamak istersin..
İnsana yetmiyor hafızası,.. İhanet ediyor..
Kış geliyor sen sonbaharı konusuyorsun. Mandalina kokusu ya da kesme şeker tadı gerekiyor cocukluğuna dönmen için. Bir dostunla farkediyorsun "duvarların sağlam , yıkılmaz sanıyorsun." Ve öyle olmadığını bilenler ya kilometrelerce uzakta oluyor ya da uzaklığını ölçmeye rakamlar yetmiyor.
Anılar kanatlanıp uçuşuyor. Arafta gibisin, unutmuyorsun ama hatırlamıyorsun da.

Pazartesi, Kasım 21

tanıdıkrüzgar.

istanbul'un orta yerinde, istiklal'de, bir ilk kış zamanı yanağıma bir rüzgar değdi.

içimde saklı tuttuğum buzullar eridi. kayalıklarda kuşlar cıvıldadı.
ve içimde saklı tuttuğum küçük çocuk, henüz ölmemiş olan annesine gülümsedi.
uzun bir yoldan geliyordu gözlerim ve yine beceriksizce sustular. çok fazla şey demek istediler aslında. çok söz, çok şiir, çok şarkı, çok çığlık!
ama en çok da siz de ağlıyor musunuz diye sormak istediler onun gözlerine. gözlerinin etrafındaki kahverengi halkalara..
ince, keskin birşeylerle yaralamıştık birbirimizi bu rüzgarla ama O, bir kuş tüyünden fazlasını savurmazdı ki kimseye. bunu hatırlattı yanağımdaki esinti.
sonra,
sonra ne mi?
hiç...
belki sadece biraz içki.

Pazar, Kasım 13

bir kuşun anısı.

O büyük ve muazzam zamanda unuttum
Kanatlarım çok oldu üşüyor benim
Bu beyaz ıssızlıkta göğsüme düşüyor
Bu yüzden eğik boynum.


Bir kuşun anısı kalmış bende, saklı
Bundan gözlerimdeki kayalık,
İçimdeki serseri buzullar

Dürtme içimdeki narı
Üstümde beyaz gömlek var.

Birhan Keskin

Perşembe, Ekim 6

çiçeklişiirler

bazı geceler şiir okumak için uygun değildir. hatta belki de hiç bir gece okunmamalıdır şiir. o geceler de hüsnü arkan da dinlemezseniz iyi olur. ben sizin için diyorum.


"çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
bilmiyorsunuz. darmadağın gölgemi
çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
karanlıkta oturuyorum. ışıkları yakmıyorum.
çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum."



diyelimki beni dinlemediniz, işte böyle olur. didem madak'ı anarsın gecenin 2sinde. ya da bir başka güzel iç dökeni.

Cuma, Eylül 9

birhankeskin'e.

"sabahın karşısında konuşmak ne zor,
incecik kül gibi kalıyorsun.
dağ susmaya giden yolu biliyor 
sen bilmiyorsun..."

ah tanımadan sevdiğim, güzel koktuğundan emin olduğum kadın,
sen kışı seviyorsun ben yazı, ama biliyor musun ben de susmayı dağlardan öğrendim.

Cuma, Ağustos 26

balığa denizden başkası azaptır.*

kız en güzel şarkıları ondan öğrenmişti. çok şarkı bilirdi çocuk. kız söylemesini hiç beceremedi. çocuğun adem elmasını isterdi, güzel sarkı söyleyebilmek için. al derdi çocuk ama kız kıyıp da alamazdı.
öyle utandı ki kız sesinden, bir sabah kendini turuncu bir balığa dönüşmüş olarak buldu. sesi yoktu, bir güzel susuyordu.
öyle utandı ki bu yazı kendinden, sustu o da denizsiz bir balık gibi.


*mevlana.

Cuma, Ağustos 19

vapur.



aslında vapur hep gelir. ama inen olmaz.
o yağmurlu havada rıhtıma kadar indiğine hüzünlenir, bi sigara yakarsın.

Pazar, Şubat 27

çocuk*

o kadar gençtim ki,
orta yaş bunalımına almadılar beni.
ben de kendimi bir kağıtla kapladım,
buruşayım diye bir an önce.
bir hediye paketini
yırtar gibi bir hevese,
ve mumları üflerkenki dileğe
ihtiyacım vardı.

8.mart.2010 yıldız

*eski defterlerde buldum;)

Cumartesi, Şubat 26

ögretmenler odası.

her gün okula gidiyordu.
2 sene ana sınıfı, 8 ilköğretim, 4 lise ve 4 üniversite olmak üzere, 18 senedir..
4 yaşında resim yapmayı, 5 yaşında dört işlemi öğrenmişti. akıllıydı. ilkokul 2 den beri günlük tutuyordu. sesi güzel değildi lakin bazı şarkıları iyi söylemeyi öğrenmişti. ilkokulda mutluydu. tam bir öğretmenler odası çocuğuydu. sırasıyla öğretmen, doktor, dansöz, başbakan, tekrar öğretmen, bidaha doktor ve en sonunda tiyatrocu olmak istemişti.
-mimar oldu.
tuhaftı.
hem çok güzeldi, hem çok çirkin.
hem mutluydu hem değildi.
çok ağlardı, çok gülerdi.
hep kararsızdı. ne istediğini tam olarak hiç bilmezdi.
kedileri kucaklar, köpeklerden biraz çekinirdi. çok hasta olurdu, öksürükten uyuyamadığı gecelerde, annesiyle tv izlerdi. denizi çok severdi ama hiç bir zaman çok iyi yüzemedi.
her gün okula gidiyordu.
evden her çıkışında 'ya bir daha geri dönemezsem' diye düşünüyor, sevgilisini 'belki de bu son' diye düşünerek son bir kez öpüyordu.
ilkokulda muhteşem, lisede çok iyi, üniversitede orta dereceli bir öğrenci oldu.bir süre çay kahve servisinde çalıştı. bir süre pazarda meyve sebze sattı. içki içti, başkalarının evlerine kustu. geceleri kumsalda gitar çalamadı ama çalanları dinledi. sahil kasabalarında babasından gizli gizli sevgilileriyle buluştu.kimi zaman öpüştü. bir zamanlar çok popüler olduğu kasabaları hep sevdi.
annesinden 'kardeş' değil 'abi' ve 'abla' istedi hep. kadıncağız bunun artık mümkün olmadığını anlatmak için çok uğraştı. babasına hep hayrandı. sorduklarında "ikisini de aynı" desede babasını annesinden daha çok seviyordu.
her gün okula gidiyordu... ne yapmak istediğini bilmiyordu.
yazmak istiyordu.
çizmek istiyordu.
içmek,
dansetmek,
koşmak,
tiyatro yapmak,
filmlerde oynamak istiyordu.
dua etmek istiyordu.
ve sonra, kusmak.
beyni patlamak üzereydi. koştu, koştu, koştu..
bulduğu ilk lisenin kapısından içeri dalıp nefes nefese öğretmenler odasına girdi. sırt çantasından küçük kareli 96 yaprak defterini çıkarıp matematik ödevini yapmaya koyuldu.  -çarpmalar onun için hep kolay olmuştu. öğretmenler odasındaki masanın kahverengi ahşabı sıcaktı, yumuşaktı, pürüzsüzdü. o'na evindeymiş gibi hissettiriyordu.
odadaki öğretmenlerin şaşkın bakışlarını farkedince, "annem derste, birazdan çıkıcak. bana zil çalana kadar öğretmenler odasında bekle dedi" diye açıklama yaptı.
tam bir öğretmenler odası çocuğuydu. dirseklerini masaya, avuçlarını yanaklarına dayamayı seviyordu, bunu çok iyi yapıyordu. zil çaldığında annesi dersten çıkmadı.. ona dikilmiş gözlere , kızarmış yanaklarıyla;
'çarpmaları bitirip gidicem' dedi. 'annem eve geç kalırsam kızıyor'..

Cumartesi, Şubat 19

camgezer.

Postacı mı daha çok üzüldü telefonun yaygınlaşmasına, yoksa mektuplar mı? ilkokul öğretmenimin çekmecesinde birikmiş bayram tebrikleri ya da noel babasının sakalında sim olan yılbaşı kartları? peki ya telesekreteri gerçek biri sanıp ona hal hatır soran babannem? hangisi?
gerçi ne önemi var ki? postanenin rengi bile sarı siyah değil artık...

( ama aslında mektup yazan birileri hala var. )
yazarken çalıyordu kafamda: http://www.youtube.com/watch?v=B6p7nXuMz60

Perşembe, Şubat 17

omalumsahilkasabası.

şubat ayının ortasında , sakin sahil kasabasında yapıl-a-mayacak şeyler , özletir istanbul'u..
ama bunun bir de temmuz' var, ağustos'u var.. özledim bile kasabamı.
: )

an'lar ya da zamanlar.

Portakalla mandalinanın kardeş, iğneyle çengelli iğnenin akraba olduğunu düşündüğüm zamanlar, sen de dolabın üzerinden kesme şeker aşırıyordun belki de.-ya da büyük ihtimalle.
o zamanlar yağmur yağınca toprak kokacağını biliyorduk.
ölesiye emindik.

Cumartesi, Ocak 1

o değil de:

blog arşivimde 2011 başlığı açıldı ya ona sevindim be. :)

meraba blog.

"giriyo muyuz? girdik mii?
girdik miii?
girdik mi yaaa!?"
yeni yıldaki ilk sözcüklerim.
sonra da kaçırdık diye 5ten geri saydık ve kendi yeni yılımıza girdik biz, hiç çaktırmadık, sorun yok.