o kadar gençtim ki,
orta yaş bunalımına almadılar beni.
ben de kendimi bir kağıtla kapladım,
buruşayım diye bir an önce.
bir hediye paketini
yırtar gibi bir hevese,
ve mumları üflerkenki dileğe
ihtiyacım vardı.
8.mart.2010 yıldız
*eski defterlerde buldum;)
Pazar, Şubat 27
Cumartesi, Şubat 26
ögretmenler odası.
her gün okula gidiyordu.
2 sene ana sınıfı, 8 ilköğretim, 4 lise ve 4 üniversite olmak üzere, 18 senedir..
4 yaşında resim yapmayı, 5 yaşında dört işlemi öğrenmişti. akıllıydı. ilkokul 2 den beri günlük tutuyordu. sesi güzel değildi lakin bazı şarkıları iyi söylemeyi öğrenmişti. ilkokulda mutluydu. tam bir öğretmenler odası çocuğuydu. sırasıyla öğretmen, doktor, dansöz, başbakan, tekrar öğretmen, bidaha doktor ve en sonunda tiyatrocu olmak istemişti.
-mimar oldu.
tuhaftı.
hem çok güzeldi, hem çok çirkin.
hem mutluydu hem değildi.
çok ağlardı, çok gülerdi.
hep kararsızdı. ne istediğini tam olarak hiç bilmezdi.
kedileri kucaklar, köpeklerden biraz çekinirdi. çok hasta olurdu, öksürükten uyuyamadığı gecelerde, annesiyle tv izlerdi. denizi çok severdi ama hiç bir zaman çok iyi yüzemedi.
her gün okula gidiyordu.
evden her çıkışında 'ya bir daha geri dönemezsem' diye düşünüyor, sevgilisini 'belki de bu son' diye düşünerek son bir kez öpüyordu.
ilkokulda muhteşem, lisede çok iyi, üniversitede orta dereceli bir öğrenci oldu.bir süre çay kahve servisinde çalıştı. bir süre pazarda meyve sebze sattı. içki içti, başkalarının evlerine kustu. geceleri kumsalda gitar çalamadı ama çalanları dinledi. sahil kasabalarında babasından gizli gizli sevgilileriyle buluştu.kimi zaman öpüştü. bir zamanlar çok popüler olduğu kasabaları hep sevdi.
annesinden 'kardeş' değil 'abi' ve 'abla' istedi hep. kadıncağız bunun artık mümkün olmadığını anlatmak için çok uğraştı. babasına hep hayrandı. sorduklarında "ikisini de aynı" desede babasını annesinden daha çok seviyordu.
her gün okula gidiyordu... ne yapmak istediğini bilmiyordu.
yazmak istiyordu.
çizmek istiyordu.
içmek,
dansetmek,
koşmak,
tiyatro yapmak,
filmlerde oynamak istiyordu.
dua etmek istiyordu.
ve sonra, kusmak.
beyni patlamak üzereydi. koştu, koştu, koştu..
bulduğu ilk lisenin kapısından içeri dalıp nefes nefese öğretmenler odasına girdi. sırt çantasından küçük kareli 96 yaprak defterini çıkarıp matematik ödevini yapmaya koyuldu. -çarpmalar onun için hep kolay olmuştu. öğretmenler odasındaki masanın kahverengi ahşabı sıcaktı, yumuşaktı, pürüzsüzdü. o'na evindeymiş gibi hissettiriyordu.
odadaki öğretmenlerin şaşkın bakışlarını farkedince, "annem derste, birazdan çıkıcak. bana zil çalana kadar öğretmenler odasında bekle dedi" diye açıklama yaptı.
tam bir öğretmenler odası çocuğuydu. dirseklerini masaya, avuçlarını yanaklarına dayamayı seviyordu, bunu çok iyi yapıyordu. zil çaldığında annesi dersten çıkmadı.. ona dikilmiş gözlere , kızarmış yanaklarıyla;
'çarpmaları bitirip gidicem' dedi. 'annem eve geç kalırsam kızıyor'..
2 sene ana sınıfı, 8 ilköğretim, 4 lise ve 4 üniversite olmak üzere, 18 senedir..
4 yaşında resim yapmayı, 5 yaşında dört işlemi öğrenmişti. akıllıydı. ilkokul 2 den beri günlük tutuyordu. sesi güzel değildi lakin bazı şarkıları iyi söylemeyi öğrenmişti. ilkokulda mutluydu. tam bir öğretmenler odası çocuğuydu. sırasıyla öğretmen, doktor, dansöz, başbakan, tekrar öğretmen, bidaha doktor ve en sonunda tiyatrocu olmak istemişti.
-mimar oldu.
tuhaftı.
hem çok güzeldi, hem çok çirkin.
hem mutluydu hem değildi.
çok ağlardı, çok gülerdi.
hep kararsızdı. ne istediğini tam olarak hiç bilmezdi.
kedileri kucaklar, köpeklerden biraz çekinirdi. çok hasta olurdu, öksürükten uyuyamadığı gecelerde, annesiyle tv izlerdi. denizi çok severdi ama hiç bir zaman çok iyi yüzemedi.
her gün okula gidiyordu.
evden her çıkışında 'ya bir daha geri dönemezsem' diye düşünüyor, sevgilisini 'belki de bu son' diye düşünerek son bir kez öpüyordu.
ilkokulda muhteşem, lisede çok iyi, üniversitede orta dereceli bir öğrenci oldu.bir süre çay kahve servisinde çalıştı. bir süre pazarda meyve sebze sattı. içki içti, başkalarının evlerine kustu. geceleri kumsalda gitar çalamadı ama çalanları dinledi. sahil kasabalarında babasından gizli gizli sevgilileriyle buluştu.kimi zaman öpüştü. bir zamanlar çok popüler olduğu kasabaları hep sevdi.
annesinden 'kardeş' değil 'abi' ve 'abla' istedi hep. kadıncağız bunun artık mümkün olmadığını anlatmak için çok uğraştı. babasına hep hayrandı. sorduklarında "ikisini de aynı" desede babasını annesinden daha çok seviyordu.
her gün okula gidiyordu... ne yapmak istediğini bilmiyordu.
yazmak istiyordu.
çizmek istiyordu.
içmek,
dansetmek,
koşmak,
tiyatro yapmak,
filmlerde oynamak istiyordu.
dua etmek istiyordu.
ve sonra, kusmak.
beyni patlamak üzereydi. koştu, koştu, koştu..
bulduğu ilk lisenin kapısından içeri dalıp nefes nefese öğretmenler odasına girdi. sırt çantasından küçük kareli 96 yaprak defterini çıkarıp matematik ödevini yapmaya koyuldu. -çarpmalar onun için hep kolay olmuştu. öğretmenler odasındaki masanın kahverengi ahşabı sıcaktı, yumuşaktı, pürüzsüzdü. o'na evindeymiş gibi hissettiriyordu.
odadaki öğretmenlerin şaşkın bakışlarını farkedince, "annem derste, birazdan çıkıcak. bana zil çalana kadar öğretmenler odasında bekle dedi" diye açıklama yaptı.
tam bir öğretmenler odası çocuğuydu. dirseklerini masaya, avuçlarını yanaklarına dayamayı seviyordu, bunu çok iyi yapıyordu. zil çaldığında annesi dersten çıkmadı.. ona dikilmiş gözlere , kızarmış yanaklarıyla;
'çarpmaları bitirip gidicem' dedi. 'annem eve geç kalırsam kızıyor'..
Cumartesi, Şubat 19
camgezer.
Postacı mı daha çok üzüldü telefonun yaygınlaşmasına, yoksa mektuplar mı? ilkokul öğretmenimin çekmecesinde birikmiş bayram tebrikleri ya da noel babasının sakalında sim olan yılbaşı kartları? peki ya telesekreteri gerçek biri sanıp ona hal hatır soran babannem? hangisi?
gerçi ne önemi var ki? postanenin rengi bile sarı siyah değil artık...
( ama aslında mektup yazan birileri hala var. )
yazarken çalıyordu kafamda: http://www.youtube.com/watch?v=B6p7nXuMz60
gerçi ne önemi var ki? postanenin rengi bile sarı siyah değil artık...
( ama aslında mektup yazan birileri hala var. )
yazarken çalıyordu kafamda: http://www.youtube.com/watch?v=B6p7nXuMz60
Perşembe, Şubat 17
omalumsahilkasabası.
şubat ayının ortasında , sakin sahil kasabasında yapıl-a-mayacak şeyler , özletir istanbul'u..
ama bunun bir de temmuz' var, ağustos'u var.. özledim bile kasabamı.
: )
ama bunun bir de temmuz' var, ağustos'u var.. özledim bile kasabamı.
: )
an'lar ya da zamanlar.
Portakalla mandalinanın kardeş, iğneyle çengelli iğnenin akraba olduğunu düşündüğüm zamanlar, sen de dolabın üzerinden kesme şeker aşırıyordun belki de.-ya da büyük ihtimalle.
o zamanlar yağmur yağınca toprak kokacağını biliyorduk.
ölesiye emindik.
o zamanlar yağmur yağınca toprak kokacağını biliyorduk.
ölesiye emindik.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)